Pazartesi, Şubat 8

Gurbetin İçi ve Dostlukları


Söz uçar yazı kalır bilirsin. O yüzden bazen yazmak gerekir yüreğe düştükçe. Sana kışın bulutlar gökyüzünü sardıkça sabahlarımı aydınlatan, içimdeki harmoniyi bana hatırlatan birkaç parçayı gönderiyorum. Keman ve piyano yanyana olunca o melodinin  doyulmuyor tadına, umarım sen de beğenirsin bitanem.

Öyle bir yola çıkmışız ki, bazen herşeyimizin olması dahi güldürmeye yetmiyor gülyüzümüzü. O bitmez bildiğimiz yaşam enerjimiz yetmez oluyor, aynalara sabahları atılan gülücükler de kaybolabiliyor. Bu yola hayatımdaki insanlara güvenerek çıkmamıştım aslında birşeylere açtım ama neye olduğunu bilmiyordum. Sonra güneş gibi insanlar girdi hayatıma. Onların çoğu uzakta şimdi, ama beni avutan onları düşündükçe yüzümün hala aydınlanabilmesi. Onlarla birşeyleri birlikte yapamasakta, yapabileceğimizi düşlediğimde mutlu oluyor, belki birgün diye geçiriyorum kalbimden. Hala yapmayı istediğim şeylerin olması dahi mutlu etmeye yetiyor bazen. Sonra diyorum aldığım diplomalar bu dostlukların yanında verilen promosyonlar sanırım ;)

Insan insani bir nedenden ya da birçok nedenden ötürü sevmez diye düşünürüm, insan sadece sever aslinda. Hatta insan insani anlayamaz da çoğu kez, ama paylaşır. Böyleyken bir sabah bir baktim ki sen yüreğimin bir köşesinde almışsin bile yerini, hayallerime dahil olup, sevgine, dostluğuna minnettar kalmışım bir anda. Yüreğin öyle açık ki sevgiye, hiç zorlanmamışsın beni hayatina almaya, dostluğunla beni ısıtmaya, aydınlatmaya. İnsanlar kolay verirler ama kolay alamazlar Balım, sense öylesine dolusun ki hayatla, onun sana sunduğu tüm armağanları koyuveriyorsun yaşamının en güzel yerine. Dilerim her zaman güzel düşler kurar ve onlari ayni içtenlikle kabul etmeye devam edersin hayatina.

Ve insan fark yaratır derim hep. Senin hayatımda yarattığın fark gibi, senin yaşamıma kattığın gökkuşağındaki renkler gibi. Dünyada bu kadar güzelliğin yanında bir o kadar da karanlık ve çirkinlik var. Bizse neye odaklanırsak en çok onu algılıyor ve katıyoruz kendimize. İşte bundandır bir dostun sana güzel şeyleri çağrıştırmasındaki mucize ve hayatı kolaylaştırmasındaki sebep. Senin sesini duyunca nasıl dağılıyorsa yüzümdeki yorgun ifade ve içimdeki bulutlar, öylece senin hayatına da yansısın isterim yaşam bahçesinin gülleri ve kardelenleri. Insan zorluklar ve sıkıntılar yaşamak durumunda kalacaktır muhakkak, ama hatırlarsa ki yaşanacak zaman kısıtlı ve telafisi yok geçen zamanın, o halde en kısa zamanda ve en az zararla atlatmalı zorlu anlarını. Eğer o anlarinda aklina gelir, düşüncenden geçersem, gökyüzüne kaldır kafanı ve hatırla, o kadar sonsuz ve o kadar berraksın. Çünkü aynan benim ve "seven sevilenin boy aynasıdır" hep... Önemli olan yola hep devam etmek tir, hep bir yol bulabilmek.

Bana yaşamdaki güzel şeyleri çağrıştıran, iyiliği anımsatansın. İçinden geldiği gibi kızar, içinden geldiğinde seversin ya, en güzel hediye değil midir bu dostun dostuna?

Yıllar sonra birbirimizin hayatında olmayabiliriz, ama şimdi burdayız, dün buradaydık. Sadece bu dahi yeter, gelecekte seni hatırlayıp gülümsemeye. Hayattaki en büyük başarım, mutluluğum ve huzurumdur. Seninle geçirdiğim günleri de hep mutlu ve huzurlu hatırlayacağım dostum. Ve dahi daha nice güzel günlerimiz olacak biliyorum. Gün gelecek kahveler içeceğiz karşılıklı ve ben yine zevkle kızdıracağım seni, muzipçe de gülerim sonra :D, belki bir gün Barcelona'da La Rambla'da beraber yürüyeceğiz ara sokaklara dala çıka. Ya da ne bileyim Istanbul'da, yillarca orada olamayışımızı birlikte telafi edeceğiz. Hepsini yapmamız da gerekmiyor belki, oysa yapabilecek olmamiz bugünüme neşe katıyor güzellik.

Küçük bir hayatım var burada, her ayrıntısına önem verebildiğim, değerini bilebildiğim. Halbuki öyle zamanlarım oldu ki çok şey yapıp az şeyle kalmışım, az coşku, az neşe. Sırf bunu farketmek dahi rahatlatıyor içimi. Zaten farkındalık ve bilinç olmasa bu akedemiyle dolu yıllar neye yarardı? Seni ve Meleğim'i bir bütün olarak yaşayabilmenin güzelliği başka neyle kıyaslanabilir ki?

Yaşam biz ona güzel baktığımız, özen gösterdiğimiz müddetçe bizimle canım dostum, Delibalım. İçindeki çılgınlık hep baki kalsın ve sen yine gel bana, icinde n'olursa olsun, ne yaşamış olursan ol. Sadece varlığımız dahi yeter eğer sevgiyle varsak. Ve sen içimde hep aynı sevgiyle kalacaksın. Ve ben dostluğumuza hep aynı özeni gösterip, hep aynı şefkatle sarılacağım sana. Beklentiler en zehirli olanıdır, hep beklentisiz seveceğim seni, sen nasılsan öyle.

Bana aile sıcaklığını ve güvenini yaşattığınız için minnettar kalacağım sana ve Meleğim'e.

Çarşamba, Şubat 3

Gurbetçi / Gurbetin İçi ve DiL Problematiği

 

Penceremin önünde, masamın başında mavi bir gökyüzü görebilmek umuduyla kafamı yukarıya kaldırdım, aaah dedim içimden, mavi gökyüzünün bu kadar bulunmaz birşey olduğunu bilir miydin vakti zamanında? Yine kar serpiştiriyor, altı haftayı geçti kar altındayız ve her gün mütemadiyen ince ince kar yağıyor. Ben kah sıcak çayım elimde kaloriferin önüne özenle yerleştirdiğim koltukta pencereye karşı oturmuşum, kah çalışma masamda pencereye karşıyım, yani odamda iki cam var ve ben gün boyu birinden diğerine yolculuktayım. Siz Türkiye'dekilerin gündemi değildir bulutların arasından mavi gökyüzünü takip etmek, bazen güneş üç dakikadan fazla yüzünü gösterdi mi telefonunuzun  çalması ve telefonda şöyle bir çığlık atanı ağırlamak:"Kaptaaaaan, dışarı bak güneş bizi sevmeye gelmiş!". Sonra hiçbiriniz bir gün oturayım özlemlerimi kaleme alayım, onlar satırlara binsin destana dönüşsün de demezsiniz, halbuki biz her telefonda mutlaka bir kere dem vururuz bir özleme ve bunu yaptığımızı farketmeyiz bile, yazarız bunları kerelerce ve siz bize "dönmeyin sakın" dersiniz, "burada hiçbir şey güzel gitmiyor, değişen birşey yok" dersiniz, "sen burası için fazla iyisin, senin değerini burada bilmezler..." dersiniz. Siz böyle dedikçe kalınlaşır kabukları gurbetin ve buradan hiç gidememek isteriz ama yine de gittiğimiz her ülkede Türkiye'den bir köşe bulur, onu aratmayan bir hava ararız. Biliyorum içindeyken katlanması zordur memleketime ve kaçmak hep en güzel kurtuluştur ama biz kaçanlar hep heybemizde gezdiririz onu, kaçarken hep ona yakalanışımız bundandır. Her defasında özleyip, her defasından ona kavuşmaktan yeniden korkar oluruz, hep korkan, kaçan kalırız.
Burada hukukçu olma yoluna baş koymuş çok kişi yok, hukukçular doktoralarını ya fakültede kalarak ya da MEB bursu ile buraya gelerek ama daha büyük şehirlerde yaparlar. Biz toplamda üç kişiyiz. Dün gece dertlenen yoldaşlardan biri aradı, iki saate yakın dertleştik. Bizim dedi artık dönmemiz gerekiyor, benim dedi artık ne bu göğe, ne bu dile tahammülüm kalmadı. Artık hiçbir almana nasılsın diye sorasım dahi gelmiyor, her defasında kendimi bu dilde  daha nasıl güzel ifade edeceğimi düşünmekten bıktım, içinde duygu olmadan konuşmaktan sıkıldım, tüm uğraşlarıma rağmen cümleler yine eblehlerinkine benziyor, bu çekilir dert değil.
Ben bu bloğa başlarken henüz kendimi buradaki türk arkadaşlarıma emanet etmemiştim. Bir sürü yabancı ve alman ile görüşür, konuşmaya çalışır haldeydim. İnsan konuştukça yalnızlaşır mı? Bazen oluyor. İnsan kendi dilinin cambazı olduğunu yabancı bir dile mecbur kaldığında farkediyor. Düşünmeden konuşmayı, cümlenin ortasında ifadesini tam tersine değiştirebilme rahatlığını, imgesel konuşabilme özgürlüğünü arar oluyor. Karışık düşünüp cin ali gibi konuşmaya çalışmak çekilir dert değil dostlar. Biliyorum, sen mastırı yazdın, nasıl olur da cin ali gibi konuşursun diyceksiniz, haklısınız. Aslında konuşmuyorumda, yani konusu gelince birden cümleler ardı ardına sıralanıveriyor. İşte burada da sorun bizim konuşma alışkanlıklarında takılı kalıyor. Farkediyor musunuz bilmiyorum, konuştuklarınızın bugün nasılsından sonraki gelişmesini takip ediyor musunuz? Bizler, kelimelerin altına duygu sıkıştıran, imgeleri seven, gözlemden zevk alan sembolik tipler bazen aç kalırlar konuşurken. Hatta ana dilimizi konuşurken dahi bazen böyledir bu durum. İçimizdeki samimiyet, yüreğimizin incelikleriyle ve boğucu romantizmimizle bazen can sıkıcı olsakta, biz bu tarzdan beslenir, onun yokluğunda kokar nefesimiz açlıktan. Bir yudum güzel benzetmeye, bir dirhem çıkarıma muhtaç kalır, üşürüz.
İşte böyle bir yoksulluk yaşar insan kendini, kendi dilinde ifade edemeyince ve başlar sonra blog yazmaya, anlatır, anlatır, anlatır... İnan kim okur diye dert etmek aklınızdan geçmez, gurbetçi gurbetçiyi okur da anlar, bazen de biri çıkar ne kadar da uzatmışsın lafı der,  susarım, empati dilenmeyi her zaman sevmem.
Buradaki ilk yıllarımda hep gözlemler, kendi vıcık vıcık hüzünlerimi akıtacak kapı bulamamaktan müzdarip garip bir ruh haliyle dolaşırdım. Sonra bu insanların yaşam sitilleri bana garip, anlaşılmaz gelmemeye, hatta rahat ve tasasız gelmeye başladı. Kimse kimseye dokunmuyordu, kimse kimseye öğüt vermiyordu, ama bir çözüm akla gelirse onu kısaca, bir cümlede söyleyip geçiyordu. Bizse ne zaman bloğunda hüzünbaz görsek bir bloger'i bir yorum yazmadan geçmeyiz (hüzünbaz blogger tarifi ve eleştirisi için bknz.), geçmiş olsun der, temenniler yazarız. Tepkili ve etkiyi seven bir toplumuzdur.
Depresyonla melankolinin aynı modlar olmadığını buradayken anladım ben. Almanların depresyon olayları da bi gariptir mesela, bizim gibi hüzne ve melankoliye prim vermezler, depresyon olayını dostlar çözmeye kalkmaz, seni doktora falan havale ederler ya da tatile gönderirler. Bu konuya Orhan Pamuk amcamız, o yıllarda okuduğum, İstanbul kitabında deyinmiş,  adamların dilinde "melankoli" yi karşılayacak kelime yoktur demiştir. Olan kelimenin türkçe manası, yaşanmış bir acıdan, kayıptan dolayı neşesi, keyfi olmayan manasına çıkıyor, ki biz türkler ne hüznü ne de melankoliyi somuta bağlamayız.
Hüznü yaşamın merkezine koyarak yaşamayı öğrenmiş olarak buraya ışınlanmış ben, ilk günlerde buradaki durumu derinliğin yokluğu olarak yorumladım. Ve buda beni çok yalnızlaştırdı. Sonradan hüznün ve melankolinin yerine neşeyi ve coşkuyu koymak fikrine alıştım, onları örnek almaya, kendimi uyumlamaya çabaladım. Beni en çok değiştiren süreçte sanırım bu oldu. Çünkü yapışkan hüzünlerimden gına gelmişti, kurtulmak istiyordum. 
Hala almanlar da bulamadığım, aramayı da kestiğim ve beni onlardan uzak tutan şeyler var. Kimsenin çocukluğundan bahsetmemesi, kimsenin burnuna geçmişten bir kokuyu çekip onu bugüne bağlamaması, mecazdan anlamamaları gibi...  
Buranın edebiyat klasikleri de konuları soyuta bağlamadan, koşullar ve meydana gelen olaylar merkezli işler. Hermann Hesse "Bozkırkurdu" nda adamı tarif eder ama onun içsel sorgulamalarını sadece kenarından anlatır. Onun hikayesini okurken biz daha çok karakter analizi yapar, onun yürüdüğü sokaklardan geçeriz. Ama onun melankolik ve efkarlı koridorlarında bulmayız kendimizi.  Ne bileyim "Kumarbaz" ın  hayatında dahi avrupalı bir hava vardır bu açıdan baktığımda, ki aslında ruslar yaşam ve düşünce şekliyle bize çok benzettiğim bir toplumdur. Onların içlerindeki yolculukları bizim gibidir: efkarlı ve melankolik!
Adamlar ekonomik sıkıntı çekmedikleri için rahatlar, neşeliler vs. ama hüzünsüz, melankolisiz, efkarsız yaşam tarzlarının salt nedeni değildir bu. Çözme ve düşünme şekilleri  de bir değişiktir. Bize daral bastı mı yakarız bi cigara ya da bi büyüğe danışır olayı yeşil üzüme bağlarız ya da ne bileyim sahile ineriz ama bu adamlar dansa ya da yüzmeye giderler. Hangimizin aklına dertlendik mi koşmak gelir ki mesela?
Bu anlatı da sürer gider dostlar, ama bu konunun devamı, başka açılımlarla ilerleyen günlerde kaleme alınacaktır. Yılların biriktirdiği kelimeler bir tek başlığa sığacak gibi değil. Ben size daha bizi anlatmadım, biz derken GöTürÜn (Göttingen'deki Türkiyeli Üniversiteliler)'den bahsetmedim. Niye deliyiz, nasıl deliyiz, kim delirtti :)
Hepsi olur, daha burdayım: masamda...
Götürün'ün logosu, kendisini yapan arkadaşı yeniden kutluyorum, çok başarılı ve yaratıcı!

Cuma, Ocak 29

İstiklal'deki alternatif tarz ne kadar alternatif?

Çello'nun ego üzerine yazdıkları uzun zamandır kafamı meşgul eden bir konuydu : Egoyu yenmek için ne yapmak gerekiyor?


Öncelikle bir köy projesinden bahsetmek gerekiyor: Camphill.
Ezberleri sevmediğimizi biliyorum. Blog yazarlarının birçoğunun kendini bu yazılarla paylaşması dahi, kendini ve herşeyi saklamaya meraklı toplumun karşısında ezber bozan bir tutumdur. Ama neyin ezber bozduğunun tespiti her zaman bu kadar kolay olmadı benim hayatımda.
Benim gibi anadoluda doğmuş büyümüş birinin İstanbul'a ilk geldiğinde alternatif anlayışı İstiklal'de gördükleridir. Biraz hüzünden bahsedene, iki şiiri hafızasında tutup, boynuna fotoğraf makinesinin en hasını asana, manalı cümleler kurabilene , jazz sevene, ya da ne bileyim saçı uzatıp küpeyi de takana vs., yani Beyoğlu'nda Starbucks'a oturup yoldan geçenlerin kendilerine yarattıkları imajlar benim için o zamanlar alternatifti. "derinlik" anlayışımda alternatif düşünme ve yaşama kavramlarım gibi kendi içinde ben büyüdükçe şekillenmiş, bugünkü halini almıştır:)
Şimdi dolanmadan Camphill'e geri dönelim. Bu günümüzde sayısı yüze ulaşmış ve yirmi ülkeye yayılmış bir konsept. Amaçları bedensel ve zihinsel olarak kısıtlanmış hastaları gönüllü aile ve bakıcılarla iyileştirebilmek. Konseptin dayanağı antroposofidir.İnsana ve dünyaya bir yandan kozmik bir pencereden bakarken, diğer yandan bu pencerenin çerçevesini bilimsel açıklamalarla oluşturmaya çalışan türkçe ruh bilimi ("bilimsel metodoloji kullanılarak yapılan ruh gözlemleri") olarak adlandırılan bu düşünce sistemi Camphill'de kullanılan tedavi şeklinin temelini oluşturuyor.
Bu yazıyı bir tanıtım yazısı gibi hazırlamak istemiyorum. Ama temeli vermeden kat çıkılmıyor :) Ve bu konsept benim ülkeme o kadar yabancı ki anlatması zor, kaldı ki ben bu projeyi kavrayana kadar zavallı Zsuzsa kaç defa anlatmak zorunda kaldı. Benim sorularımsa hala aklımda:
  • Şimdi buradaki gönüllü aileler özürlü hastaların anne babaları mı?
  • Orada tedavi görenler  için aileler aylık ücret falan mı ödüyor da oranın giderleri karşılanıyor?
  • O insanlar bu muhteşem el işlerini yapabilecek kadar sağlamlar mı?
  • Oradaki aileler hep orda mı kalıyor?..Maaş falan alıyorlar mı, neyle geçiniyorlar?
Ordaki aileler gerçekten de hayatlarını orada devam ettirmeye karar vermiş çiftlermiş ama hastalarla bir bağları yokmuş. Yani idealleri Camphill metodlarını kullanarak hasta çocukları olabildiğince kendi özlerine kavuşturmak ve onların kendilerini bulmalarında, geliştirmelerinde yarcımcı olmak. Camphill evlerinin içi sanat atölyelerine benziyor. Orada hemen herşeylerini kendileri yetiştiriyorlar, yani hemen hepsi organik ürünler ve çoğu şeyi satın almaları gerekmiyor. Hatta yaptıkları eserleri satarak da gelir elde ediyorlar. Avrupa'da sadece bu çeşit ürünleri satan mağzalar var, yani bir çeşit kalıcı kermes olayı. Hatta Camphill Aberdeen'in yanında başka bir cemaatin köyü var onlar sadece elişiyle değil doğal ürünler de üretiyorlar:sabun, el, vücut, yüz kremleri, çeşitli merhemler, çaylar vb.

Bir atölyede çamur işleri yapılıyor/öğretiliyor:

Bu kahve kupası Zsuzsa'nın bana hediye ettiği, el emeği göz nuru nadide ve dünyada sadece bende olan bir şaheser. Eserin yapımcısı ise Karen, o da tüm tatlılığı ile nasıl gülümsüyor bir baksanıza. Zsuzsa'nın dediğine göre Karen ellerini tam kontrol edemiyor, onun için bir çanta örmek, ya da bir fincana eliyle şekil vermek çok zor. Ama Karmen yılmadan yeniden yeniden deniyor onlarla uğraşmayı ve başarısı ortada!...Kupanın altında görülen işaretler ise Karmen'in seramik eserlerinde kullandığı kendi imiymiş.
Diğer uğraşılar ise çok bi çeşitli: bahçe işleri, resim atölyesi, dokumacılık atölyesi, marangozhane (Mitko bahçe ve marangoz işleri ile meşgul) ve diğer sanatsal etkinlikler: tiyatro, temsil vs.
Ve bu köylerde çalışan gönüllüler sadece ailelerden oluşmuyor. Dünyanın her yerinden gençler bu köylere gönüllü çalışmak için başvurabiliyor. Hayatından sıkılmış, yenilik arayan ama bu arada bir molaya ihtiyaç duyanlar için burası çok ideal bir alternatif, başvuru ile ilgili ayrıntı Camphill'in internet sayfasında :

Bu köyün varlığını iki sene önce ilk duyduğumda bana imkansız bir ütopya gibi gelmişti. Benim geldiğim yerde insanlar siyasi ideolojilerinin dışında birleşmezler pek, hep büyük şeyleri kurtarmak için uğraşırlar, biri vurulmuştur onu protesto ederler, tutsak ülkelere acır, İsrail'den nefret ederler, hep savundukları haklar vardır, bi de karşı çıkılan yönetim,  duyarlıdırlar ama duyarlılıkları daha çok siyasidir, soyut yaşarlar, kavramların ayırdındadırlar ama bu kavramlar hep bir başka boyuttandır: gündelik hayatın uzağında bir yerlerde yaşayan ideallerimiz yüceltir, derinleştirir hep bizi. Bu köy ise benim idealistlik üzerine olan ezberime tersti. Sanki bana aslolan birşeyleri gösterir gibi sırıtıyordu bana: başkası için yaşamak ama kurban olmadan, idealler uğruna emek harcamak, elinin ulaştığı yeri aydınlatabilmek!!!
Yani dostlar bizim aşağıda kalpli çiçekli evlenen çiftimiz şimdi orada yaşıyorlar. Onlar da gönüllü aile oldular ve Zsuzsa ile Mitko'nun kendi öğrencileri var artık sorumluluklarını üstlendikleri ve atölyedeki işleri sabırla öğrettikleri. Karmen'de Zsuzsa'nın bir öğrencisi :) Zsuzsa ile Mitko ne zaman aklıma gelse, onlarla ne zaman konuşsam kendimin ne olduğunu daha bi kavrıyor, dünyaya nereden baktığımı daha iyi görüyorum. Tamam iyi bir insanım (ya da içimdeki kötülükle olan savaşı bugüne kadar hep kazanmayı başardım), insanı seviyorum, siyasetten çakıyorum, sanatseverim, minimalist yaşıyorum, tüketim toplumunun bir üyesi olmamak için zorluyorum kendimi falan filan. Ama ben kendisi için yaşamaktan vazgeçebilecek biri değilim, tamam ideallerim var ama ben bir gün "Hitit Hukukevi" ni kurabilmeyi düşleyecek kadar  hayaller kurabiliyorum (bu düşüm ancak dün bir ada ve logoya kavuştu), ama bütün bunlar sadece benim nasıl iyi bireyselleştiğimi, nasıl iyi bir hukukçu olmak için çabaladığımı bana anlatsa da, beni egom konusunda  tatmin etmiyor.
Belki  ille de ne İspanya'daki hippiler gibi ne de Camphill'deki gönüllüler gibi yaşamak gerekmiyordur egoyu yenmek için. Belki yenilmesi gereken ego ve bulunması gereken süper egonun vasıfları kişiye göre değişir. Bilmiyorum her defasında kafam karışıyor...

Hayattan: Tazmanya Bölgesi'nde Romen Düğünü :)

Beni tanıyanlar düğünleri ne kadar sevmediğimi bilirler. Bunu türk düğünleri için söylerdim hep, ta ki buraya gelene kadar. Evet artık alman düğünlerini de sevmediğimi anladım. Bizim düğünler ne kadar cafcaflı ve bir o kadar samimiyetten uzak ise (tak takıştır, sür sürüştür, ortada tepiş, gelinle damatla konuşabilmek zaten imkansızdır, sen herşeyi uzaktan seyreder canın isterse kalkar iki göbecik atarsın o kadar. Gecenin sonunda gelinle damat yorgunluktan ölmüş, unutulmaz günün 3/4'ünü atlatmışlardır. Gerçi gece hep ona buna hoşgeldin ve sağolun demekle geçmiştir ama olsun!..), almanın düğünü de bir o kadar cansıkıcı ve kıpırtısız gelir bana. Herkes kırılır naziklikten. Bazı insanlar bostan yutmuş gibi dururlar, sanırsın cenaze var! Aslında herkes neşelidir, gülüyordur falan ama, türk düğünlerinin gümbürtüsüne alışmış bünyeyi bu seviyeli oluşum da açmayacaktır maalesef!... Türk düğünü ne kadar kalabalıksa almanın düğünü o kadar az ve öz bir davetli listesine sahiptir. Gelinle damat bol bol sohbet eder misafirlerle, nikahtan sonra hep bile yemeğe gidilir sohbete devam edilir. Dans kısmı ise ancaaak gecenin sonunda gençler başbaşa kalınca mümkündür. 
Eh sende, bişiy beğenmiyorsun diyenlere aşağıdaki düğünün fotoğraflarını gösteriyorum. Kaçırdığıma üzüldüğüm düğünlerdendir. Geçen temmuz iki düğün aynı tarihe rastgeliverdi ve ben ikisine de gidemedim. Biri çok sevdiğim kuzenim, minik kedimin İstanbul'daki düğünüydü, biri de Zsuzsa ile Mitko'nun!!! Balayının ilk haftasını arkadaşlarımızla Tazmanya ormanlarında geçirdiler, düşünebiliyor musunuz, dağ evinde yeni gelin ile damat ve saz arkadaşları! Kulağa çok bi eğlenceli geliyor yahu! Neyse heyecanlandım yine, nasıl olamadım orada, sabah bir ormanın içinde uyanmak ve akşamdan kalma kafayı oranın soğuk sularında boğmak...Romanya'nın sert içkileri ünlüdür, viskiyi aratmaz derecede kafa yapıcı. Hem temiz iş, iki kadehte işin bitmiştir :)
Zsuzsa ile aslında meslektaşız, ama o sıradışılığı ile beni benden alır, beni imrendirir her zaman kendine. Erasmus olarak geldiği Göttingen'de Mitko'yla tanışan kızımız onunla birlikte olmak için memleketi Romanya'da doktorasını terkedip  Göttingen'e mastır öğrencisi olarak döner. Buradayken Camphill fikri yavaş yavaş kafasında oluşur ve  ikisi İskoçya'daki köye yerleşmeye karar verirler. Mitko gelecek sene orada pedagoji okumaya başlayacak, Zsuzsa ise bir daha hukukçu olarak anılmak istemiyor, ben o sayfayı kapattım diyor, asıl hedefi ise çok ilerde memleketinde bir Camphill köyü kurmak!!!  

Gelinimizin kıyafeti çok sade ve özenilesi değil mi? Alternatif (düğün) diye ben buna derim yahu!

 
Bu kalbi yapmak kesin Zsuzsa'nın fikridir.Mitko'nun kıyafeti bulgar düğününün etnik damat giysisiymiş, Zsuzsa'nın ki ise kendi tasarımı :)

Kır düğünü ile karışık bir konseptin olduğunu açık eden bir fotoğraftır bu. Her şeyin sadeliği beni benden almıştır. Fotoğrafları gördüğümde Zsuzsa ıle Mitko'dan başka türlüsünü de beklemediğimi anladım.

Onlar tadığım en romantik çiftler arasında yer alır.

Pasta yok ama idare ediverin gari ;)

Salı, Ocak 26

...sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim...



 Aynen böyle oldu dostlar, Mevlana'nın dediği gibi vardım (vardık) bugüne. Bir arkadaşımın annesi gönderdi bu mısraları, teşekkür ederim Ayşe Teyze. Ne zaman Mevlana'dan bir eser okusam, boğazım düğüm düğüm oluyor. Anlatımın yalınlığı ve ifadenin doğruluğu karşısında bocalıyorum. Kendimi yine cahil hissederek kendime Mevlana'nın eserlerinin hepsini okumaya çalışacağıma dair söz veriyorum...

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacagını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı oldugunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim..

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
 
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra kararında acının, yemeğe oldugu kadar hayata da
lezzet kattığını ögrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim.

en dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
 
MEVLANA (deutsch, türkçe)

Pazartesi, Ocak 25

Eksiden GelenleR


  -Çalışma Masamdan-


 -Terasımın misafirleri-





Üç gün öncesine kadar karış karış karın kapladığı sokaklar şimdi eksiden kalan bir alışkanlıkla buz ile donduran rüzgara evsahibi şimdi. Çello ile kışın gözlerimize yansıyan manzarasını yayınlayalım dedik. Ben onun sanatsal fotoğrafları ile yarışamam ama gördüğüm budur canlar. Kafamı kaldırdığımda sarı tuğladan binalar ve çırçıplak kalmış ağaçlar: selam verir bana)
Bu soğuğa sıcacık bir çorba iyi gelir deyip ediverdim bir yayla çorbası, canı çekenlere duyrulur ;-)

Ikinci duyuru kış fotoğraflarına sanatsal yaklaşım arayışında olanlar aynı günün Edirne ayağını görmek ve Göz banyosu için lütfen şu adrese tıklayınız: Çello

Hasretle öperem!

Cumartesi, Ocak 23

Balkız ve Yaşamak Büyüsü

bitanem Balkız,

Ben en çok içindeki bilgeye güvendim, hayatı bütünüyle kavrayan, sezdiklerini duygularının ibiğinden duyarlıca geçiren o bilge kıza...

Altmış yaşımızın koşullarını belirleyecek yıllar geçiriyoruz ve gelecekte pişmanlık duymamak için şimdiden yapıyoruz elimizden geleni. Bazen sadece bugünümü düşünüp telaşlanıyorum, sonra da teselli için gelecek düşlerine yatıp, yeniden bugünümden zevk alabilmeye başlıyorum.

Attığı her adımı seven, ona duyguyla bağlanan bir romantiğim ben bilirsin.  Fakat bazen yaptıklarım bana içi boş, gereksiz şeyler gibi görünüyor. Sonra farkediyorum ki aslında ne kadar da seviyorum günümü dolduran herşeyi ve yine farkediyorum ki, onlara ulaşmak için terkettiğim yolu terketmemiş olsaydım ne boş işlerle uğraşmam gerekecekti, ne çok aç kalacaktı ruhum. Ama diyorum şimdi hayallerim için boyuyorum her sabah Almanya'nin gri gökyüzünü maviye ve hayallerim için eksi on derecede içimi ısıtmak için çabalamam...

Ama en mühimi nereye ulaşmak istediğini, senin neyin mutlu edeceğini bilmekte, bunu kendine sormakta. İnsan ancak kendinin farkına varırsa yolunda emin adımlar atıp bugününe mana verebiliyor.

Ben insanın en çok çocuk yanını sevdim; meraklı ve şüpheli bakışlarla insanın dünyayı süzüşünü... Senin içinde ki sorgulayan çocuk cezbetti benim merakımı, algısı açık, beni duyan kulaklarla dinlemen farklı kıldı bazen seni. Sen "saçma" ya da "mantıklı" derken ben bu kız "dinliyor" dedim içimden ve bu farkındalığın okşadı yüreğimi.

Seni özel kılan herşey birgün içindeki kalabalığı sevdirecek sana, kendi renklerin zamanla daha da hoşuna gidecek, yaşamın büyüsü daha da alacak seni içine. Sen kendine sabır ve özen göstermeyi hiç ihmal etme bi'danem, kendini şımartmayı, hayatı sana göre yaşamayı hiç bırakma. Hep güven kendine ve hep sev içindeki çocuğu, bakışlarında oturan olgun kadını...

Bilirsin sen gülümseyince bir güneş doğar yüreğimin doğusunda ve güneşin doğuşuyla yürüyelim o nehrin kenarinda, illada hep yanyana değil ve illaki hep sonuna gelene kadar. Bazen nehrin sola kıvrılan kolunu takip et, bazen çek git gönlünce ve dönme bir daha. Ama yeter ki hep öyle bakakal istiyorum dünyaya, öyle meraklı, öylece sence...

Ve umarım ki sezgilerin hep gülen yanını beslesin, hislerin seni hep hamaktaki uyuyan insan rahatlığına kavuştursun. Adım gibi biliyorum ki belirlilik, bundan sonra atacağımız adımın kesin oluşunu ummak sadece hayal alemini köreltecek bir fiyasko, yok yararı bugüne.
Yarın n'olursa olsun onu bugünümüz belirleyecek, o yüzden sen bugünden içini ferah tut Balım, hep iyi dilekler gönder Tanrıya ve hep sevmeye devam et kendini, bugünü, dünü, geleceği ve yaşamı...

Yaşamda herşey birgün geçecektir: acılar, özlem, sevdalar, hüzünler, içindeki can/cam kırıkları, hatta bazen dostluklar. Ama kişinin kendisidir kendine baki ve hep bavulunda kalacak olan. O yüzden en çok kendine güzel davran, en çok kendine özenli...

Hep hoşça kalasın...

Okyanus Özlemi...



Çocuk kalbi annesini yitirdiğinde de oyuncağı kırıldığında da ayni derecede kırılıyor. İçimizdeki can kırıkları çocukluktansa eğer aynı gemide yolculuk ediyoruz demektir. Ve ne senin aci fazladır benimkinden ne de benimki. Aynı damardan beslenirsede gözyaşlarımız, farklı düşlerde uyanırlar sadece...

Deniz kendini akıtacağı okyanus bulduğunda kavuşuyorsa huzura, bil ki okyanus o kadar yalnızdır ama yalnızdır. Paylaşım iki denizin okyanusa doğru yolculuğu olmalıdır, yoksa hikaye Ahmet Altan´ın yılan hikayesine döner ve diğerinden önce soyunan sokulmaya mahkum kalır...

Cuma, Ocak 22

Sistemin Dışındaki Salaşlık


Burası en son gezimden olan fotoğraflar, Avrupa'nın her yerinden hippi tarzı bir yaşam sürmek isteyenler bu harika manzaraya hakim klübelerde yaşamak için buraya geliyorlar. Aslında anladığım kadarıyla bu klübelerden İspanya'nın muhtelif yerlerinde var. Biz arkadaşla bizim köylerin pis olanı tarzında bir yakıştırmayı uygun gördük. Olay tamamen sisteme isyan ve zaman zaman nihilistliğin uygulanması. Burada yaşayanlar için dünyanın değer yargıları önem arz etmiyor ve onlar kendi düzenlerinin içinde farklı değerler yaşıyorlar, minimalist bir yaşamları var.


Solda duran muz ağacı, buradaki hakim felsefe ihtiyaç olan sebze ve meyveyi kendi bahçende yetiştirmek. Bunun sonucu da organik ürünler ve işlenmişlerden uzak bir yaşam. Yani bizim köylümüzün dahi günümüzde bu lüksünün kalmadığı düşünülürse!..Bakmayın bu kadar salaş göründüğüne evin içinde koltuk, şömine gibi şeyler de mevcut;)


Burasıda Meditasyon odaları. Bu klübelerin bulunduğu alan birine aitmiş ve denildiğine göre evsahibi de eskiden burada kalmış ama artık şehir yaşamını seçmiş, fakat burayı da bu insanlara kiralamaktan hiç vazgeçmemiş. Hatta artan ihtiyaç fazlası organik ürünleri pazarlayarak bütçeye yardım dahi ediyormuş. Neyse ne diyordum, bu odanın atmosferi insanın düşüncelerini başka yerlere götürecek ya da artık düşünmemeni sağlayacak şekilde rahatlık olayıyla döşenmiş.


Ayaktaki eleman bu komün yaşamı hakkında bilgi aldığımız ruhani, negatif manada ruhani demedim, adam harbiden başka bir ruh aleminden gibi. Arkadaşlarımızdan İza burada bir ay kadar yaşamış ama üzerinden iki yıl geçtiği için komünün yeni sakinlerini tanımıyor. Burada yaşayanlar devamlı değişiyor hatta mevsimine göre de farklılık gösteriyormuş. Bu alman kısa vadede ülkesi Almanya'ya dönmeyi düşünmediğini, kışın yağmurlarda burada yaşamak zor olsa da yazın kırkbeş dereceden daha tercih edilir olduğunu söyledi, ben de alman işte soğuk havaya alışmış dedim içimden:( Bizim senin ülkende kıçımız donuyo, sen kırbeş dereceyi çekilmez buluyorsun diye de çemkirmeden edemedim tabii! Neyse arkadaşa yanımızda getirdiğimiz nevalelerden ve akabinde keçi peynirinden ikram ettik, adam ben pişmiş hiçbir şey yemiyorum diyerek beni benden aldı. Bu da bi seçim tabii ama ben patatesin veya diğer sebzelerin çiğ tadını tasavvur edemediğimden birden bu olayı imkansız buldum! Bu muhitte sigara içmek de komünün ortak kararıyla yasaklanmış, ve hatta alkol de içmezlermiş. Hani ben bunu duyduğumda daha bi dumur olmadım desem... Haa bi de deniz kenarında mağarada yaşayan bir grupla tanışmıştık (bknz. aşağıdaki tarzanlar, iple yukarı erzak çekiyorlar, neden bana herşey memleketimi hatırlatıyor???) onlar da bizi yılbaşında parti var gelin hep eğlenceli geçer bizim partiler sarma tarzi marihuana falan da bolca bulunur demişlerdi. Bunların ise bahçede dahi sigara içmez oluşları iki hippi komünü arasındaki yedi farkı bulma olayına beni kastı ki, işte böyle. Haaa yılbaşı partisi teklifine icap edip etmediğimiz cevabında kalanlar için söylüyorum, inanın üç beş hippi çekip eğlenecek diye ben yılbaşında açık hava konseriyle yeni yıla girme şansını tepemezdim, diğerleri içinde olay havai fişekleri seyredip sıcak bir yılbaşı geçirmek ve plajda dalga seslerini dinlemek daha çekiciydi. İnsan kışı eksi on ile onbeş arasında geçirip birden aynı zaman diliminde artı yirmiyi görünce en büyük eğlencesi o sıcaklığın ve denizin tadını çıkarmak oluyor ve çok da iyi oluyor :D







Hepimize yeniden mutlu yıllar!!!

Çarşamba, Ocak 20

Elif Şafak'tan Evde Kalmış Kız Manifestosu


1. Yalnızlık Allah'a mahsustur diyerek her insanı evliliğe mecbur bırakmak, insanoğlunun geliştirdiği en büyük aldatmacalardan biridir. Nuh'un Gemisi'ne çiftler halinde bindik diye,tüm yolculuğu çiftler halinde yapmak zorunda değiliz...

2. Nasıl oluyor da tüm geleneksel toplumlarda, evlenmeyip de kendini ibadetine ya da mesleğine adayan herkesten saygı gördüğü halde, günümüz toplumunda "evde kalmak" acınası bir durum sayılmakta?

3. Ve nasıl oluyor da evlilik bir kadın ile bir erkek gerektirdiği halde,"evde kalmak" tabiri sadece kadınlar için kullanılıyor?

4. Bir kadın eğer hiç evlenmemişse ve sürekli iş/aşk/şehir değiştirmişse,bir yerde sabit kalmamışsa onun için de "evde kalmış" mı demeli? Yoksa "otelde kalmış","seyahatte kalmış","gurbette kalmış" gibi yeni tanımlamalara ihtiyaç mı var?

5. "Evde/otelde/seyahatte/gurbette kalan" kadınlara itibarı iade edilmeli. Onlar,tıpkı premodern zamanın münzevileri gibi sayılmalı,saygı görmeli.

6. "Yuvayı dişi kuş yapar" lafı yanılsamadır. Çünkü her dişi kuş her mevsim yeni bir yuva yapa yapa yaşayıp gider. Kurduğu kadar terk etmesini de bilerek. Ömür boyu aynı yuvada kalan kuş yoktur.

7. Göç ve göçebelik, değişim ve değişkenlik bu hayatın elifbasıdır. Öyleyse biz kadınlar ne bir yastıkta kocamak zorundayız ne de gökten düşecek elmaları beklemek.

8. İlla da evlilik/yuva metaforuyla konuşmak gerekiyorsa, diyebilirim ki; "edebiyat benim kocam,kitaplarım da çocuklarım.Bu durumda evlenip çocuk yapmaya kalkmam ancak edebiyatı boşayarak ya da onun üstüne kuma getirerek olur."

9. Edebiyatı boşamak söz konusu olamayacağına ve hiçbir koca adayı da bir başkasının üstüne "kuma" gelmeyi kabullenmeyeceğine göre demek ki ebediyyen evde kalmış kızım.

10. İşbu kağıt parçası da benim manifestom.


Elif Şafak / Siyah Süt

Salı, Ocak 19

Gün Başlar

Edirne'de yeni yağan karın aksine burada haftalardır toprağı kaplayan kar dün gece yağmurun gelişiyle gitmeye karar verdi. Kalansa gün boyu karanlıkla şafak arasında karar verememiş bir gökyüzü. Odamda hep yanan bir ışık, masam bir bardak su, bir fincan sütsüz şekersiz kahve.
Eğleniyormuş taklidi yapıyorum bir kitabın önemli bölümlerini bilgisayara geçirirken. Ama aslında şu sıralar daha çok huysuzluk ve memnuniyetsizlikle anlaşma yapmışım gibi.
Hayat bu tembellik ve keyifsizliğimle mücadele ederken güzelleşiyor. Fakat şu sıralar içimi gelecekte gerçekleşecek vaatlerle avutmak durumundayım ve bu ne onu ne beni tatmin edebiliyor. Odak noktam çalışmam olsun diye didiniyorum. Duygularım, incelikler bir ara versinler ki biraz odunlaşayım, ki o zaman, zamanın nasıl geçtiği de yitiriverir önemini ve ben bir bakmışım dalıvermişim işime gücüme, yaşam alışıvermiş arkada çalan müziğe, sayfalarca okunan makalelere, evini kütüphaneye dönüştüren bu huysuza...

Pazartesi, Ocak 18

Özgürsün!

Dünyayı dolaşabilirsin fakat bazen kendi hapishanenden dışarı adımını atamazsın! Seni oraya mıhlayan nedir?

Sonra bu Pollyanna da nerde kaldı ki?!!!

Cuma, Ocak 15

Yine yeniden doğdum!


Çok güzel günler yaşadım yazmazken. Çok güzel birlikteliklerle güzel yerler gördüm mesela, gönlümüzce türkçe müziğin çalındığı bir türk partisi dahi düzenledik, sonbahar gecelerinde film gecelerimiz oldu hani yemek masalarındaki görünüm daha çok kadınlar gününü andırdıysa da, biz tam kendi sentezimiz gibi geçirdik bu günleri hem yedik hem kültürlendik diyebilirim. Marifetli arkadaşlar künefeden yumurta köftesine kadar yapabildiği için hem beynimiz hem karnımız doydu yani, marifetliysek suç bizim mi ;)

Bu arada bir de 30+1 oldum, otuzun üstü çok değişik ruh sallantılarına gebe, insan kafasındaki beyaz saçları dahi yadırgar oluyor, sonra da hepsini unutmak için kendini işe güce vermek istiyor. Avunmak için çare arıyor bulamıyor, acaba çok mu yaşlandım diye kendini çevresini yokluyor, sıkıcı biri mi oldum diye içindeki heyecanları dahi kontrole meyilli bir yaş artımı sözkonusu. Farklı yani, herkesçe anlaşılacak birşey değil. Bu doğum günüm her açıdan biraz farklıydı. Doğum günümde hep Balıma gittik, Heidelberg çocuksu sevincime tanık oldu ve bizi en eksi derecelerle buz gibi bir havada ağırladı. Ne mutlu ki bu sene de iki pasta üfleme şansım oldu, gönlümce seçtim dileklerimi, dedim ki içimden biliyorum hepsi birgün olacak. Balımın hazırladığı masa gözlerimi kamaştırdı, içimi okşadı. Özen görmek, en az özen göstermek kadar zevkli dostlarım, sağolun.

Sonra sıcak bir ülkede yılbaşına girmenin çok doğru bir karar olduğunu buraya geri döndüğümde anladım. İspanya'da hava +15-20 iken Frankfurt havaalanındaki derece -11 idi, gerçekten donakaldım.

Nerja'nın çok güzel bir sahili vardı, kayalıklarda soluğu alan dalgalar beni doğduğum yere götürdü, Karadeniz'e. İnsan gözünün önünde olanı seyrederken, o hep orada kalacakmış sanıyor. Aslında bu doğruda. Ve fakat o kalsa da sen gidiyorsun ;) Ne güzel bir yerde büyümüş olduğumu farkettim Nerja'da iken, ne kadar şanslı bir çocukluk geçirmiş olduğumu hatırladım bir kez daha. Benim memleketime bir kar yağardı senin içindeki çocuk kartopuna sarılırdı birden. Memleketimde sahil yürüyüşleri yapılır elinde çekirdek yavaşça gezinirken zaman akmaz, durur. Sonra denizde fırtına kopar sıkça, sen ise sahilde durur öylece izleyicisi olagelirsin o çıldırmış dalgaların, fırtınanın sesi dindirir içindeki acıyı, sevdayı, özlemi. Seyrederken sen durur susarsın, deniz konuşur.


Ve denizi olmayan şehir ne kadar da yalnızdır. Onun kıyılarla paylaşabilecek sözü yoktur, hiç kavuşamaz ona, çıldıramaz kayalarına. O hep sakin, hep nemrut kalmaya mahkum, anlatamaz derdini sahildeki kumsala... Tekdüze geçer gider sokaklarındaki insanlar, arabalar dümdüz ilerlerler yollarında, sağ taraflarında bir mavilik manzarası olmadan, yolcunun başı sıkıldığında sağ camdaki maviliğe doğru kayamadan.

Sabahleyin kalkıp o maviliğe selam etmeyi ne çok özlemişim meğer ve sadece kıyısında durup onu dinlemeyi. Demek ki küçükken de böyle dinlenirmişim dedim içimden, düşünceleri kapatıp öylece dalarmışım dalgaların sesine. Ne kadar şanslıymışım yahu!

Perşembe, Ocak 14

Hasret Gider Ben Gidemem...

Niye yazmiyorum diye sorar oldum kendime. Neden yazmiyordum ben sahi? Onca cümle içime sığıyorken neden?

Çünkü kendimi kapana kısılmış hissediyordum. Çünkü bazen insan içinde bildiklerini saklamak ister. Çünkü bazen kendi yaşamın başkalarının onu gördüğü kadar güzel gelmez sana ve o zaman daha çok kapanmak istersin içine, ta ki içinde yeniden çiçekler yeşerene kadar. Hani bir hüzün oturuverir ya kalbinin başköşesine, kimseye derdini anlatamazsın, kendini de avutamazsın...
Dün bir dosta telefon açtım, ona kuru bir teşekkürdü amacım, birlikte geçirdiğimiz güzel tatil için kuru bir teşekkür, şu günlerde bir tek sözcükler kaldı verebildiğim, yanında neşeli bir bakış katamadan, ses tonuma neşeli bir tını koyamadan. Oysa o bana aylardır sorduğum soruların cevabını verdi. Altı yıldır burdayım dedi, koca altı yıl hep alışırım diye umdum, unuturum diye umdum ama artık vatanımı istiyorum dedi. İki kere ağlama nöbeti geçirdim, ne pahasına olursa olsun Varşova'ya dönüp orada kalmayı denemeliyim, burada hep yabancı olmaktan bıktım, ait olamamaktan bıktım, artık içimi içimde tutamıyorum, gözyaşı olarak akıp gidiyor dedi. Bu cümleleri duymak beni rahatlatmıştı, beni gerçekten tecrübesiyle anlayan bir dostla sohbete ihtiyacım vardı. Keşke dedim onun gibi salya sümük ağlayabilseydim. Ben de kendimi yine kelimelere vermeye karar verdim, kelime kelime ağlamaya...
Biliyorum memlekette yaşam hiç kolay değil, hiç kolay olmadı ki, benim vatanımın halkı zalim, sokakları karışık, piyasası çok bi serbesttir, ahlak kuralları bu piyasada serbestçe, kafaya göre uygulanır, serbestçe atarlar çalışanları işten, serbestçe bağırır patron çalışanına falan filan... Daha bu sabah Kaptan'dan bir mektup aldım, içimi yeniden bir korku kapladı, biliyorsun sen burası için fazla iyisin diyordu satır arasında, halbuki ben bu cümleden öylesine korkarım ki, bu cümle öylesine beladır ki başıma. İnsanın iyilikle suçlanabildiği nadir yerlerdendir benim memleketim. İyi olduğun için avukatlığı yakıştırmazlar sana, dostlukta ise zaten acınacak tarafsındır vs. Yok Kaptan'ın amacı suçlamak değildi, kendime çaktırmıyorum ama ne çok özledim onu.
Artık duygusal yanımdan sıkıldım, düşünceli yanım içime fazla gelmeye başladı, dostları özlemek ne kadar zordur. Her şeyden kaçıp başka başka şeyler yapasım var, yeniden hukuka sığınasım, kendimi akşam şaraba sabah kitaplara veresim var. Master tezim sırasında tükettiğim kadar şarabı ömrü hayatımda tüketmemişimdir, ama yalan yok iyi geldi, hukukçu ilhamı getirdiydi ;)
Şimdi bir sessizlik var içimde, köşemi de özlemişim meğer...
Susmuyorum günler öncesi gibi, konuşuyorum hep, sadece bilmekle kalmayıp devamlı tekrarlıyorum: özledim seni memleketim, herşeyine rağmen özledim seni. Ama yarım bıraktığım hiçbir şey olmamalı sana kavuştuğumda.
Ben kendi göçebe ruhumdan da sıkıldım. Her gittiğim yerde yolcu kalmaktan sıkıldım, her gittiğim yerde her sabaha misafir kalkmaktan bıktım. Benim kendimi oralı hissettiğim bir tek yer vardı, o da çok gerilerde kaldı. Ünye'yi bıraktığım günden beri hiçbir yerli olamadım. On yedi senedir yolcuyum o şehirden bu şehire. Memur çocuğu olmak farklıdır. Her evde anca üç dört sene oturup sonra eşyaları paketlersin. Öyle ki Türkiye'de altı kere taşınmakla kalmadım burada da altı kere taşınmayı başardım. Toplam on iki evde on iki ayrı atmosferi paylaşıp onları evimmiş gibi benimsedim. Aslında ben hayatta sahiplenme duygusuna hiç alışamadım. Ben aidiyeti ve mülkiyeti ayni hakların sebebi olması haricinde haklı bulmadım. İnsan kimse de kalıcı değil. İllaki sahip çıkacaksak bir tek kendimiz varız kendimize ait hissetmemiz gereken, pamuklara sarıp sarmalamamız gereken...
"beklerim hasretle gülümü, yalvarıp göklere her gece..." Bir hasret türküsü tutturuyorum vapurun üstünde uçuşan martıya, rıhtıma vuran yosun ve çiçek pasajına hakim balık kokularına. "sokaklar geçiyorum sızım hüznüm gölgem benim, caddeler aşıyorum gözyaşlarım en sessizliğim... acılar yaşıyorum kavuşmak bedeliyle...", sonra bir trafik kuyruğunda yolları zaten aşamayacak olmanın tembelliğiyle gamsızca otobüsün içinde oturup kitabıma devam etmeye, bir sokaktan kalabalık diğer sokağa geçerken insanların vurdum duymazca ilerleyişini izlemeye, kestanecinin, simitçinin, mısırcının yanından geçmeye, bir orta kahve demeye, şıcağından iki ekmek versene demeye, şurdan iki Taksim demeye, sahilden geçer mi diye sormaya...
Ama hepsi altı yıl kadar geride kaldı ve o koca altı yılda ne güzel şeyler yaşandı, içinde hiç bir tane pişmanlık geçmeyen rüya gibi altı sene. Ben bu senelerde hiçbir yere ait olamama cezasına çarptırıldığımı bile bile yinede alışıverdim yabancıladım asansörde sabah selamı veren tanımadığa beni adam yerine koyan alman hocalarıma, bize hizmet için çabalayan hukuk sekreterliğine...Ben geldiğim yere ve gidecegim yere hep yabancı kalacağımı bile bile geldim buraya ve gideceğim. Hep sevdiklerimle olamayacağımı bile bile insanlar girecek hayatıma ve sonra gidecekler dünyanın dört bir yanına, bazen hayallerinin, bazen ideallerinin, bazen hasretlerinin peşinden. Ben bazen kalan, bazen giden olacağım. Ama birgün bu Göttingen'den dr ünvanı ile ayrılırsam memleketimin her karışını binbir saadetle binbir günde göreceğim.
Şimdi yatıyorum, içime bir ciğer dolusu derin yaşam çekip, bir derin uykuya dalmaya gidiyorum...Hoşça kalasınız...

Pazartesi, Ocak 11

+20 dereceden kalanlar...





Yer: Ispanya- Nerja (Fotograf-Bilgi)

Tarihi El Hamra (Alhambra) Sarayi


Ispanya'daki tarihi El Hamra Sarayi bu tatilde en begendigim fotografimi bana kazandirdi. Bir profesyonele göre bircok eksigi olacak olan bu poz, profesyonel bir kamera ile ve biraz daha fazla zaman ayirabilinseydi Wikipedia'daki fotografin ayni olabilirdi.

Cuma, Kasım 27

Mavi Gökyüzü ve Sonbahar...


Fırtınalı bir gün, dışarıda gümüşümsü bir gökyüzü var, yağmur da yağıyor çıplak ağaçların üstüne. Sertap Erener'in Demir Demirkan'la yaptığı bir albümü keşfettim keyifle onu dinliyorum şimdi, bakışlarım pencereye dönük...
Zamana şaşıp, içimde kurduğum alarmı kapatmanın yolunu arıyorum. Her anı sanki birşeyleri yetiştiremeyeceğim kaygısıyla yaşamaktan yorgun düştüm. Hayata yeniden kapılmak, olduğum yerden yine memnun olmak istiyorum. Geçen bir martıyı izledim nehir kenarında, öylesine güzel süzülüyordu ki suyun üzerinde, nerede pike yapacağının farkında, yaşamın ortasında rahatta gibi göründü bana.
Şimdi gökyüzündeki bulutlar dağıllıp, hem güneş açıp hem yağmur yağmaya başlayınca kendim geldim aklıma. Hem hayattan keyif almayı başarıp hem de bu kadar endişe ve şüpheyi hayatımın neresinde saklıyordum ki?
Dün akşam yürüyüşümü yaparken noel için sokak lambalarını yaktıklarını farkettim, içime yılbaşı sevinci doldu, kendimi karların üstüne atasım geldi, ama burada henüz kar yağmadı. Noel çarşısından geçerken sıcak şarabın kokusu geldi burnuma, tarçın ve portakal kokusu bir kışın en güzel yanı değil midir? Bu burada geçirdiğim en ılık sonbahardır, en çok güneşe doyduğum bahar, mavi gökyüzünü bana unutturmayan. Ve sanırım en dingin sonbaharım da yine budur. İçimde bir amacın peşinde koşturmaktan çok anı yaşamak ve elindekinin tadını çıkarmak isteği var. Ve tam da bu bana yabancı geldiği için bocalıyorum galiba.
Yaşam o sürecin adı ne olursa olsun akıp gidiyor, akıp gidecek...

Pazartesi, Ekim 26

Uzak...


Büyümek derken, kendi yolumuzda yürürken ardımızda bırakmak zorunda kalıp üzdüklerimizi kastediyorum, onların hayatında ki rollerimiz azalırken, kendi hayatımızın bizim istediğimiz gibi şekillenmesi arasındaki orantı bazen yıpratıcı. Bulutlu Almanya'ya gelirken gül yüzlü Meleğime kavuşacağımı düşünüp avunuyorum böyle durumlarda. Ona sarılıp, sevgi yumağı ile Voltranı oluşturmak teselli ediyor beni;))
İnsan bir diğerinin hayatında ne kadar yer almalı? Beşinci mi altıncı mı şehrim bu Göttingen benim diye hesap etmeyi dahi bıraktım. Bir şehir bitip diğeri başlarken ardında uzakta kalacak sevdiklerinin olacağı gerçeği en çok yeğenlerimle konuşurken içimi acıtıyor.
Bu gece güzel bir dost sohbetinden döndüğümde güzel geçen bir haftasonunun hafifliği vardı içimde, ta ki bilgisayarı müzik dinlemek için açana kadar. Bugün doğum günüydü ablamın, ona sarılamadan kutlanan bir doğum günü daha dedimdi sabah içimden. Ona bugün telefonla ulaşamayınca mesaj attım. Onlar da eve gelince bana msn den şunları yazmışlar (bir yeğnimin adı Sina, diğeri Miray. İkisi de kasım doğumlular):

- mirayın doğum günü 2 kasım.eğer doğum gününe gelmessen senlen gerçektende küsecekmiş. yazan miray
- cansu ben Sina eğer doğumgünüme gelmessen seninle küserim.yazan Sina cansu teyze senı cok ozledım
-ve mırayda senı anlaşılan çok özledi ben mehmet sına bugun babam annem ve ablamla dıkmen vadısıne gıttık çok eglendık
- eger bu iletilerimiz alırsan ve okumak için zaman ayırırsan çok memnun olurum yazan sına

Bu cümleler kendimi kötü hissettirdi bana, yaşlandıkça duygusallaşıyorum herhalde.Yıllar geçtikçe yeğenlerimin çocukluklarını kaçırıyorum gibi hissediyorum. Ne kadar tatlı bir teyzelerinin olduğunu senede bir defa canlı ve diğer zamanlar skype'deki ekran penceresinden görebiliyorlar. Bense hep daha yakın bir ilişkimiz olacağını hayal etmiştim hemşire onları doğumdan sonra kucağıma verince, ilk geceler onların yanında sabaha kadar gözlerimi kırpmadan onları seyre dalınca. Ve gidilen yollarla onlar senin hayatından uzaklaştıkça, sen de uzaklaşıveriyorsun onların hayatından...

Seçimler ve yollar Balım, seçimler ve insan ve bu yol... Ve uzaklık dediğin bazen ne ki ,ama bazen de öyle aşılmaz ki...

Cumartesi, Ekim 24

Penceremde Sonbahar...

Soguk bir memleketin sicak bir odasindayim, hem icim de sicacik yuvam gibi. Disarida sari bir sonbahar var yapraklari düsüyor yere cama vura vura, rüzgarla ucusa ucusa. Kar gibi lapa lapa yagarken yapraklar tepeden, masal gibi bir his veriyor bana ve masalin baskahramani ben penceresinin önünde elinde kitabi, basucunda sari isikli lambasi gökten düsenleri seyrediyorum büyülenmis gibi, büyümüs gibi. Daha dün bir, parmak cocuktum oysa, yapraklara sarilir gelecegimi arardim büyük bir merakla. Oysa bazen unutuveriyorum bugünün, dünün gelecegi oldugunu ve öylece takilip gidiyorum günlerin ardindan, icimdeki farkindaligi unutarak, icimi düne ve yarına gömerek.
Beni ürküten seyleri aliyorum ele kalem kalem. Bir kücük cocuk gibi titriyorum bazilarini okurken, insan diyorum bazen ne kadar da zavalli. Ama sonra silkelenip kendime geliyorum, yok korkacak birsey, sen yüregine güven.
Cocukken elisiyle ugrasan ustalari bir özenti ile izlerdim hep, lojmanin sagindaki dükkanlarda iki ayakkabici (ayakkabi doktoru ile Mahmut Amca), ana caddedeki Televizyon tamircisi, evin solundaki marangoz (bana bir gün ilk satranc tahtami yapmisti, ne kadar cok sevinmistim, hala saklarim onu ve ilk günkü gibi görünür hala güzel cilasi ile). Sonra bir de saticilar vardi gözlemledigim, hergün hic üsenmeden o esyalari bir iceri bir disari tasir ve hergün ayni düzende onlari tezgaha yerlestirirler, ellerinde (genelde renkli kus tüylerini andiran birseyden yapilmis) ufak bir süpürge ile tozlarini alırlardı tezgahtakilerin. Firinci Mustafa amca bir cubukla ekmekleri firina vermezden birer kez cizerdi ekmegin üstünü ki, türk ekmeginin o tipik, o ortadan bölünmüs görüntüsü olussun. Bakkal cam tezgahını silerdi her gün, camekani temizler hic erinmez. Asri kasap fayans oldugundan cabuk kirlenen yerlerdeki kan damlalari ile ayak izlerini siler mütemadiyen.
Simdi kendime bakiyorum. Kitap iscisi mi oldum? Yazarlik denmez buna, arastirma yapiyorum desem belki olur. Satir satir özen göstermeli, kelime kelime anlatmaliyim diyeceklerimi. Sabir ve özen gerekli tabii, elimizde olan karakter ise sınırlı sabırlı :)
Elimizdekileri değerlendirip kendisinden bir doktora çalışması beklemekten başka çaremiz yok kıymetlim...
Dün gece eve dönerken sis kaplamıştı heryeri, sabahları köydeki tarlalara çökerdi sis eskiden, ağaçlar bulutların arkasına saklanmış gibi durur, insanın içine de ufaktan bir ıssızlık çökerdi. Öylece geldim eve, içimi de kaplamıştı o sis sanki. Çocukluğumun sabahlarına gitmiş, o yolları yeniden hatırlamıştım. Kendimi bildim bileli yollardaydım, bu gidişlerin hiç dönüşü olmadı, özlemekse hep baki...
Hayır hayır, hiçbirşey bu kadar karamsar değil aslında sadece dışarıda bir sonbahar var ve ben tüm çalışma alanlarımı penceremin önüne yerleştirdim. Çalışma masam küçük penceremin önünde, koltuğum büyük pencerenin dibinde. Ve bütün gün ben bir sarı yapraklara bir elimdeki kitaba dalıp dalıp gidiyorum.
Ve bu gidişlerin hiç dönüşü olmadı ya ve ben İstanbul'a dönüşü düşlüyorum ya ve bu doktora sıkıcı ya hepsi bu :)

Pazar, Ekim 4

Kırmızı Kadeh

İnsan insanı ne zaman anlar diye soruyorum bilmem kaçıncı kadehten sonra. İnsan insanı anlamaz diye cevaplıyorum kendimi sonra. Evet ya, insan insani anlayamaz!.......

Related Posts with Thumbnails